Pages

10 Ocak 2012 Salı

Çift kişilik yatakta, Tek kişilik hayat

     Hayat çift kişilik bir yatakta, tek başına yatmak gibi. Sağına dönersin boş, soluna dönersin boş. Yastığa yorgana sarılırsın, boşlukların dolsun isteğiyle, nafile çaba... Hiç bir sıcaklığı alamazsın. İçtenliği yoktur içine girdiğin yatağın. Hissedemezsin. Buz gibi havada ateş basar terlersin, sonra tir tir titrersin. Fiziksel, kimyasal değil zihinsel artık. 
  
   tek hissiyat; sadece ve sadece 'yalnızlık' kalır geriye....


16 Ekim 2011 Pazar

Oyun İçinde Oyun

Akşam yerini çoktan geceye devretmiş, suretler gölgelere gizlenmişti. Boş boş gülesim var. Artık anlamlı anlamsız. Hıh.... bir soluk, hava buharı gecenin karanlık, soğuk, puslu sokaklarına armağanım olsun. Gülüşlerim, sızlıyor ama kime ne, sadece benim içimde. Bakabilir misin gözlerime? uzun uzun bütün bir gece. Biliyorum delice. Daha başlamadık. Henüz erken. Belki de çok geç. Kime göre? Hayat kime göre. Birisi çıkıp sen sesli, büyük kahkahalar saçıyor. Birisi köşede başka toprak başka ilde, ellerden el, açlıktan, savaştan, vs vs vs ama insanlığı olmayan insanların elinde ölüyor. Ölüm bir kurtuluş. Onun için. Bu hayatların, yaşamın zorluğu yanında. Azrail'e bile tebessüm edebilir.
Ben, hayatta, hayatı bir yazın metni olarak alırsak; devrik cümleler, kafiyeli kafiyesiz beyitler, başı olmayan ve sonlanmayan dizinler gibiyim. Anlamadığınızı söylüyorsunuz. Herkese göre farklı şeyler ifade ediyor. Belkide anlamak istemediğinizden, yahut çabalamamaktan ötürü... Anlamak gerçeği kabul etmek ve bunun getirilerine boyun eğmekse, hiç bir insan kolay yoldan gerçeği seçmez, belki.


Ben kimim? Aslında sorunun cevapsız olduğunu anlamak için çok uzun bir çaba, hayat harcıyoruz.


Bu hayat kime göre? Kim kimin hayatında, kimi temsil ediyor? Hepimiz çaktırmadan, birilerinin hayatında 'kim' rolünü oynuyoruz. Birisinin kimi; çocuk, ötekinin ki; anne, bir diğerinin ki arkadaşken; O'nun ki 'aşk'. Bu rolleri oynarken gerçeği oynayan, gerçek dışı kişiler miyiz? yoksa gerçek kişilerin oynadığı hayali bir metinden mi ibaret? Bunu bilmiyoruz  ama o zaman yazılanı yaşamanın zorluğu artıyor. Bilinçsizce, bir bilincin ta kendisiyiz. En baştan kaybedilen bir oyundayız. Peki kazanamayacağın bir oyunu sürdürmenin manası ne? Kaybetmek bize sürpriz olacaksa, bu bir beklentiden ötürüdür.Beklentileri yıkarsan kaybetmek belkide kazanmaktan daha üstün olabilir. Oyun hatalı ise kurallara göre göre oynamak seni kazandırmaz. Aksine tuzağa çeker. Bu durumda kuralları sen koyarsın. Yani oyun içinde oyun. Sanıyorum ki bildiğimiz anlamda bir kazanım sonumuz olacaktır. Şimdi sıra kaybetmekte. Kazanmak için kaybetmek gerekiyor. Olması gerektiği gibi.

15 Ekim 2011 Cumartesi

düştüm dal oldum

ben de vardım
baktım yokmuşum
güçlüydüm dağ devirirdim
düştüm dal oldum
kopmaz kaya gibiydim 
 esen rüzgara yelken oldum
sonsuz dağların hakimiydim
solan çiçeklere hayran oldum


gönlüm deli

ömrüm seni
            gülümdikeni          
sözüm erini
yüzüm güleni
dünüm güneşi
ölüm ölmemi
benliğim seni
sonsuza dek tek yürek

6 Ekim 2011 Perşembe

belki de bu nedenle bu kadar asi, dik başlıyım

        Duvarda bir ceket, kapı önünde bir çift ayakkabı. Bunları hatırlıyorum geçen onca yıldan kalan silik hatıralarda. Yada ellere, gömleğe sinmiş dışarının kokusu; sigara, kıraathane veya insan vücudunun sabitleşen o alışılmış tanıdık silik ekşi kokusu. Her gün var olan, ama gittikçe büyüyen bir boşlukmuş aslında bunların bütünü.
        Tam hatırlayamıyorum, en son kaç yaşımda görmüştüm gözlerinden ta içini ? Çok büyük boşluklar var benim sandığımda. Bazen çatık kaşların altında renkli bir çift göz belirir gibi oluyor, ama sonra beceremiyorum, gözlerimin önünden yağmur damlaları gibi silinip gidiyor. Sanki yokmuş gibi ama hissettiğim o şey, duygu mu duygusuzluk mu işte o hep var. Hani hatırlamaya çalışıp da asla hatırlayamadığınız bir tat, koku, isim, ten veya iki mısralık bir şarkı gibi. Kafayı yediriyor. Bir süre sonra alışıyorsun. Artık 'O' da "suretin; suretinin, sureti" oluyor. 
         Hani filmlerde, dizilerde olur ya; insanlar bir eşyaya bir nesneye çok fazla anlam yüklerler. Yıllar geçer o eşya, nesne yok olur gider ama taşıdığı anlam asla gitmez. Ben de bir kaç tane böyle nesne hatırlıyorum. Birisi bir bere mesela, bir diğeri bir mantar bıçağı veya hala gördüğüm el emeği bir iskemle. Bunlar bazen saçma gelse de ansızın saklandıkları yerden çıka geliyorlar işte. Hepsi bu. Oluyor öylesine, gelişi güzel. Oluşuna, zorlama veya horlama olmadan.
          Kulağımda bir ses var. Bazen fazlaca hiddetli kendini öylesine güçlü hisseden cılız beden sahibi bir ses. Kendince haklı, ama sadece ses var. Bazen hani bağımlı olursunuz ya işte öyle bir ses. Nefes alış verişlerini kontrol edip sağlamasını yaptıktan sonra, sadece bir ses olmasına rağmen şükrettiğim, bir ses. 
          Her zaman duvarda asılı bir ceket, kapının önünde bir çift ayakkabı, odaya yayılan dışarının kokusu, sigaranın o tarifsiz iticiliği, belki lakayt belki aşırı rahatsız edici anlamaz bir konuşma, çızırtı gibi. Yine o ses; hayatımın anlamlı boşluğu. Bunlar adeta birer obje haytımda. 
           Oysa ben ardımdaki dağlar olduklarını tarif etmek istedim ama maalesef değiller. İşte belki de bu nedenle asi, dik başlı vs vs vs birisi oldum çıktım. 
          En başta herkes birer killi toprak. Sonrasında seni sen yapan şekillendiğin eller. Ve bu eller gün gelip seni yargılayan eller halini alacaklar.

(
http://www.youtube.com/watch?v=NG2PWwfbCw4)

16 Eylül 2011 Cuma

Ölümüme güldüğümü ne bilebilirdim? Bilemedim.

Biz; doğduğumuz gün, ilk nefesi aldığımızda intihar etmişiz.Bir anne,bir ebenin telaşı, birilerinin heyecanlı bekleyişleri, narkozu, neşteri, hemşiresi, steril ortamı, kazanılan paralar (bizim sırtımızdan), ödenilen bedeller (bencilce sırf kendi isteklerine) ve ardından olanca sevinç ifade eden sesler ve davranışlar eşliğinde ilk intihar girişiminde bulunmuşuz. 
     Sonra ebenin (hayatın) attığı ilk tokat, popoya iniverdi ve sık sık veya asla olmayacak , bilinmez bir şey; herkes gülerken biz ağladık.Yaşlar tomurcuk tomurcuk, kandan al al olmuş, kıpkırmızı yanaklarımızdan süzüldü. Ebenin (hayatın) dünyayı bize ilk kez tepetaklak edişi, işte bu andı. Ayaklarımıza vurulan ilk prangalar; ebenin yaşlanmış, çillenmiş, incelen derili, bembeyaz tombul elleriydi.
     
     Sonra bekleyişler içinde, ardı ardına tütün tüketen, nefes boğan kişi; hiç düşünmedin mi acaba oğlumun tertemiz, daha oksijenin bile yaktığı ciğerlerini dolduracak, yaşatacak (buna yaşamak denirse) havayı kirlettiğini. Eminim düşüncesizliğin bundan da eskiye bu olanlardan da başka olmuşlara eriyordur. Mesela; geleceğimi düşünmemiş ve en son olarak "yaşlanınca bize bakar" diye iç geçirdiğini duyabiliyor, bir 'yatırım', finansal bir kaynak olduğumu göz önünde bulundurmadan edemiyorum.
     Bunlara rağmen bir an, hani o ilk gülümsemem var ya? Çok merak ediyorum, birilerinin içinde şenliğe, sıcak yaz günlerinden, çiçekli bahar mevsiminden, dünyada ki en güzel şeylerden daha derinde bir hissiyat verdi mi?
     Bilmiyorum. Gerçekten kim kim, kim ne hissediyor veya kim sahici, bilemiyorum. Öyle saf gibi etrafa bakarken, gülümserken; ölümüme güldüğümü ne bilebilirdim. Bilmeliydim, bilemedim. 

11 Eylül 2011 Pazar

Yağmurlar Başladı


     Nasıl mıyım? dün gibi; hep dünlerdeyim; yarınlara, bu günlere alışamadım. Sadece katlanıyorum.
Tahayyül bile edemezsin. Ben umursamaz değilim, aksine çok umurumda, olan biten, sen, dünya, o sokağı dönemeden devrilen çocuk, çocuğu eve bir daha yürüyerek giremeyecek olan ana-baba, kahrolan her gün, içki masalarında tükenen hayatlar, gözlerde tükenen umutlar, en çok anlaşamayan derdini anlatamayan anlanmak istenmemiş, sualsiz ve suçsuz katledilen bedenler, tek derdi özgürlük olan ama adını karalayıp kendilerinin karşısına karalanarak konulan, hedef yapılan, araç edilen taze bedenler bir de Küçük Yağmur:
 Annesi onu yağmurlu bir hazan sabahında dünyaya getirmiş, kadın nereden bilsin ki; bir kere dahi göremesin, kucağına alıp sevemesin, ak sütünü helalinden emziremesin, ilk ağlamasını duyamasın... 
Yağmur öyle ağlamış ki; sanki babasının daha annesinin hamileliğini öğrenip söylemesinin ikinci haftasında, annesinin Yağmur'a hamileliğinin dokuz-onuncu haftasında yani hiç bir iz bırakmadan resmen piç gibi ortada bırakıp gittiğini biliyormuş gibi... 
Babası hiçte sağlam papuç değildi zaten. Tam bir piçti kendiside, fırlamanın teki, adi herif hapisten çıkmazdı, hepsi de adi suçlar. Ama nasıl bir şeyse  bu kader denen şey Selma bu adi herife dut gibi aşıktı ve bu adam Selma'nın sırtında bir kamburdan farksızdı. Sigara parası, kumar parası, içki parası... ver babam ver. Tek iyi yanı Selma'ya öyle sözler ederdi ki bu piç kurusu  kız kendini onun yanında Prensesler gibi hissederdi ve koruma kollamasına sahiplenmesine bayılırdı. Nede olsa hiç bir zaman bir yere ait olamamıştı Selma. Millet gibi davranmazdı ona ama kan emici bir sülük olduğu gerçeğini değiştirmez bu elbette. Gittiği iyi olmuştu yani. Tahminimce kalsa, Selmadan sonra Yağmur'unda sırtından geçinirdi. Tabi annesinin sıcak kucağında güvenli kollarında olması gereken ama talihsizliğin daha doğmadan peşine düştüğü ve onu şu koca dünyada bir başına koyan kaderde; Yağmur'a kim bilir belki bu zibididen daha iyi davranacak kimse de yoktu ya bunlar işin yaşanmamış keşkesel yanları.
Sonuçta Yağmur annesiz-babasız küçücük elleri ve ayaklarıyla daha güç iddia edebilecek yaşta değildi. Sadece ışıl ışıl gözlerle bakan çok tatlı annesi gibi dünyalar güzeli olacağı belli bir Havva kızı idi.....

Nasıl mıyım?


     Nasıl mıyım? Gölün derinlerinde ki 'canavar' diye addedilen o yaradılan gibiyim. Varla yokun evladıyım. Suskunum biraz, fazlaca...
Bana bakıp korkuyorlar, ama belki bende onlardan ürküyorumdur?
Hiç hislerimi düşünmeyen, aldırılmadığım bir dünyadayım. Tamam zoru severim. Gel gör ki bu zorluk değil, çirkeflik. Bende hatalıyım, ifade edemiyorum. Ama nasıl ifade edilir ki? bilmiyorum. Veya hiç bir söylem karşılamıyor bu açığı, sözler fakir fukara. Ama anlamakta istemiyorlar ki; başlarından savuşturulası bir hiç. Gerçi bende anlatmak istemiyorum. Kendimi açıklamak, tek tek şu şöyle demek, çok yorucu ve kırıcı.
Nasılım ha? ;
Mutlu veya mutsuz değilim. bir boşluk gibiyim. Varla-yok...
Solgunum biraz, göz önünde ki değil, güneş görmeyen odada.
Sen gibiyim biraz. Sen de arada benzer tatları barındıran bir şeyin kokusu gibi hissedesin ya, heh işte öyle. Ama bunu anlatamazsın vardır. Ama nasıl varlığını gösteresin, bildiresin? hissedersin işte 'aşk' gibi...
Allah (tanrı) gibi....
Ben de varım ama sadece bildiğin hissettiğin gibi... fazlası değil
İşte inançlar gibi. düşler gibiyim bu sıra önce kurulmuşum; şimdi bir bir yıkılıyorum, kırılıyorum...kendi ellerimle, olmayan gücümle;
Güçlüyüm işte güçsüz olduğumu kabullenemeyecek kadar...
Güvensiz, umutsuz, susuz 
Bazı garlar gibiyim; yolcuları geldiğinde kalabalık; sonrası yırtık biletleri, ıslık çalan lokomotifleriyle, başlı başına bütün ama anlamsız zamanlardayım. İçsel bir yolda yolu bilmeden ilerliyorum işte, mucize bekliyorum, olmayacağını bile bile... 
Ben diyemeyeli çok uzun zaman oldu; o kadar ki benliğimi unutmuşum. Uzun bir kış yaşıyorum sanırım; umarım baharı beklediğim gibi olur; bu güne kadar beklentilerimin olmayışının aksine. Aksi birisiyim hala, hala çok sinirliyim. Birikmişlik yan etki yapıyor. Dolup taşamazsan patlarsın ya; ara ara patlıyorum, yine zararı kendime.




Yk